17 Ekim 2019, göreve başladığım ilk gündü. Atandığım köyü ilk kez görecektim. Daha doğrusu İstanbul’da doğup büyüdüğüm için ilk kez bir köye gidecektim. Göreve başladığım köy ve şehir hakkında hiçbir fikrim yoktu. Sadece Ağrı’nın İran sınırındaki bir dağ köyü olduğu bilgisine sahiptim. Ağrı, Doğubayazıt Dağdelen köyü.

İlk gün servisle yola koyulduk. Git git bitmiyordu. İlçe, merkeze epey uzaktı. İçimde hiç bilmediğim bir yerde olmanın vermiş olduğu endişe varken, bir taraftan da bu endişeyi bastıran bir heyecanı yaşıyordum. Çünkü büyük bir sabırsızlıkla öğrencilerimi merak ediyordum.

Köye vardığımızda çocuklar servisi görür görmez sevinç çığlıkları atmaya başladılar. İçimdeki o endişe, bu manzarayla tamamen yok olup gitti. Servisten indiğimizde çocukların sarılmaları, sevinçleri, benim için inanılmaz bir duyguydu. Dağdelen’in zorlu şartları, kışın karla kaplı yollardan, evlerden çıkıp okula gelmeleri insanın bu hayata karşı yaşama direncini fazlasıyla artırıyordu. Onların hayatlarına dokunmak, en ufak mutluluklarına dokunabilmek bu mesleğin en ama en güzel tarafıydı.

Mesleğe köy okulunda başlamak, hayata başka bir bakış açısıyla bakmayı öğretti bana. Ben onlara ders anlatırken,  onlar da bana buranın gerçekleriyle nasıl yaşanacağını öğrettiler. Evet, şartların zor olduğu bir köy okulunda öğretmenseniz sadece öğretmenlik yapmıyorsunuz. Yeri geliyor müdür, yeri geliyor temizlik görevlisi, yeri geliyor anne, baba, abla, kardeş, abi oluyorsunuz.

Işığımızın hiç sönmeyeceği, nice seneler dilerim kendime ve öğrencilerime…